
seninle ilgisi yok
ben çocukça oyunları seviyordum... seninle ilgisi yok...
oyunlar kurdum kendimce... oyunlar bozdum/oyunlarım bozuldu, hayatı tanımaya çalıştım... insanları ve en önemlisi aşkı tanımaya çalıştım... Mutlu oldum bazen... çok kırıldım bazen de,çok incitildim... çok ağladım...
ben kendi oyunlarımda yanıldım hep, seninle ilgisi yok...
Plastik küçük tencerelerime su doldurarak öğrendim yemek pişirmeyi... barbi evimde ev toparlamayı... onlara annelik edebilmeyi...çizgiler üzerinde sek sek oynamaya çalışırken düştüm,dizlerim yaralandı...düşmeyi öğrendim... yaralanmayı öğrendim...sonrasında, zorda olsa kalkabilmeyi ve kendi yaralarıma ilk yardımı kendim yapabilmeyi öğrendim... Ama,ama aşkı öğretmiyorlar hiçbir çocuğa... o nu oynayarak öğrenebileceğin hiç bi oyun yok...
ben şimdi aşkı öğreniyorum,seninle ilgisi yok...
sonra büyüdüm,kitaplar girdi yaşamıma,masallar girdi,şiirler girdi,insanlar girdi... “Seni düşündüm” dedi bi şair... önce, seni düşündüm bende...düşledim... Düşlerimden ruhuma,sonra kalbime aldım... ve ben,okyanuslar kadar sevdim seni... uzaklar kadar,cennet kadar...
ben zaten hep okyanusları,uzakları çok sevdim,seninle ilgisi yok...
sonra maviyi tanıdım renklerin içinde... gökyüzünde,geceleri yıldızlarla,gündüzleri ise kuşlarla karıştırdığım uçakları seyrederken... maviyi çok sevdim... masallarımın rengini mavi yaptım... her seni düşündüğümde maviye boyandı düşlerim,gecelerim... maviye boyandı ruhum... çocukken dinlediğim masallara inanıp, maviden ve uzaklardan bir masal yazdım sana hiç duyamayacağın...
ben maviye hep sonsuz bir anlam yükledim kimselerin bilemediği, seninle ilgisi yok...(
sonra, ilk kez bi sürü şarkım oldu... düşlerimle karıştırdığımda güzelleşen ve her ayrıştırdığımda geriye tek bi tat kalan...
yazdığım bir sürü mektubum oldu...
ben karıştırmayı,ayrıştırmayı ve mektupları seviyordum,
seninle ilgisi yok...
şimdi sonsuz bir masalım var sakladığım tam şuramda...üstüne titrediğim masmavi bi masal...
seninle ilgisi yok...
Hiç
bir insandan vazgeçmek,
bir insanı hayatından sonsuza kadar çıkartmak zorunda
kaldın mı?
Hani ölmüs gibi,
hani uzatsan da elini tutamayacagını bilmek gibi,
her an kapından içeri gülümseyerek girecegini bekleyip
ama aslında hiç gelemeyecegini de bilmen gibi...
sen hala bu kadar sevgili iken,
Özlemek,
bu kadar özlemek,
etini kemigini yakarcasina özlemek...
çok kötü degil mi?
Bu kadar özleyip ondan vazgeçmek,
ona dokunamamak,
onu ısıtamamak kollarının arasında...
artik sonunun "Pi" hali degil mi?
Biliyorsun degil mi?
Ne kadar umutsuz bir arayistir o,
kalabalik caddede geçen binlerce yüze bakmak...
belki bir kez daha,bir başka yüzde görebilmek için o yüzü...
belki biraz önce geçti bu kaldirimdan diye düsünmek,
belki su an arkamda yürüyen insanlarin içinde bir
yerde demek,
belki su an üzerimdedir gözleri diye paranoyalar
yasamak...
ne zordur degil mi?
Bir sinema koltugunda sende iki kisi gibi oturdun mu
hiç?
Hiç iki kişi gibi zevk aldin mi bir konserden yalniz basina?
Güzel bir kafe keşfettiginde,
güzel bir film seyrettiginde,
güzel bir sarki dinlediginde
güzellikleri oraninda eksik kaldiklarini hissettin mi
paylasamadigin için onunla?
Bir barın kalabaliginda hiç yarım vücudunla sallandın
mı ortada?
Hiç iki kisilik beyninle yarım insan olabildin mi?
Baktiginda aynana sadece yüzünün bir yarısını gördügün
oldu mu hiç?
Sana hayatindaki en büyük yoksunlugu yaşatan yalancıdan
nefret edemedigin zamanlar oldu mu hiç?
Gözünün içine baka baka kolunu bacagını kesen bir
yalancının,
Seni seviyorum larına göz göre göre inandın mı hiç?
Mutlu oldun mu bunlardan alabildiğince?
Hayatta inandigin bütün degerlerini altüst eden
birisine şiirler yazabildin mi?
Onu içinde korumanin seni yok etmek oldugu zamanlara
feda oldun mu hiç?
İçinde aglayan çocuga umut sarkilari söyleyemedigin,
özlemini,
susuzlugunu,
açligini gideremedigin zamanlar oldu mu ?
Kanayan yarasını gördügün
ama merhem olamadigin zamanlar...
Gücünün,
hani o tanrisal gücünün
bir çocugun aglamasını susturamayacak kadar oldugunu
gördügün zamanlar
oldu mu hiç?
Hiiiiiiiç...!
Hiiç...!
hiç... !
bir hiç...!!
Can Dündar
Ben Hayatta En çok Babamı Sevdim
Ben hayatta en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici - hep, hep acele işi
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bi helallaşmak ister elbet , diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu,
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
CAN YÜCEL
Tahirle Zühre Meselesi
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.
Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
NAZIM HİKMET RAN